Hikâyeler ve devran – Gökçer Tahincioğlu (T24)

Seçim tarihleri birbirine karışıyor.

2015 Haziran seçimi, “istikşafi” görüşmelerden sonra yapılan seçimler, referandum, cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçimler…

Bu kadar sık seçmeye maruz bırakılmamızın elbette bir nedeni var.

Bir asra sığabilecek bir dizi olayı üç beş yıla sıkıştıran ve dahası bütün olan bitenlere alışabilen bir toplumda meşruiyeti sağlamanın ve alışkanlık duygusunu pekiştirmenin en kolay yolu seçim.

Her seçim sonrası benzer tartışmalar, sahte oy iddiaları, oyların çalındığı, hatalı sayıldığı haykırışları.

Yanıtlar hep aynı:

“Dünyanın en güvenli seçim sistemi…”

* * *

2015’ten bu yana, üyelerinin, seçim görevlilerinin, belediye başkanlarının, milletvekillerinin büyük bölümü gözaltına alınan, neredeyse dörtte biri tutuklanan, hemen her fırsatta ağır biçimde suçlanan, vekilleri polis tarafından tartaklanan, medyada hiçbir biçimde yer bulamayan, yok sayılan HDP, büyük kentlerde aday çıkartmadı.

Partinin iki hedefi vardı. Doğuda kayyıma devredilen belediyeleri geri almak, batıda iktidar blokunu frenlemek.

Aslında belki içinde bulunduğumuz politik atmosferde partilerin ayrı bir politika belirlemesine bile gerek kalmadı. Genel seçim olduğunda, bir bölüm seçmen baraj altında kalmaması gerektiğini düşünerek HDP’ye yöneliyor, bir başka seçimde HDP seçmeni, benzer bir refleksle hareket edebiliyor.

Bu seçim öncesinde de bir bölüm HDP seçmeninin düşüncesi aynıydı. Partisinin aday çıkartmadığı yerlerde CHP’nin ya da Saadet Partisi’nin adaylarına oy verilebileceğini düşünüyordu. Ancak seçmenin büyük kısmında sandığa gitme düşüncesi yoktu.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın seçime günler kala, cezaevinden yaptığı, “Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip ‘Faşizme hayır’ anlamına gelecek oyunuzu kullanın” açıklamasına kadar.

Ardından HDP’nin eski eş genel başkanı Figen Yüksekdağ’ın çağrısı geldi.

Büyük çoğunluk, “hatırları kırılmaz” diyerek sandığa gitti, Ankara’da Mansur Yavaş’a, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’na oy verdi.

Kaba bir hesapla, Ankara’da farkın yaklaşık yüzde 1,5’lik bölümü, İstanbul’da, yüzde 4’e yakın kısmı HDP seçmeninin oylarıyla oluştu.

Mersin’de, Adana’da, Antalya’da da HDP’nin desteği, CHP’nin seçimi kazanmasında etkili oldu.

Referandumdan bu yana yüzde 50’lere MHP desteği olmadan ulaşamayan AKP, yine MHP desteğiyle yüzde 50’yi geçti ancak sembol saydığı hemen her büyük kentte kaybetti.

Seçimin hemen ardından ise Demirtaş’ın cezaevinde yazdığı ikinci öykü kitabının yakında raflarda olacağı haberi geldi:

“Devran.”

* * *

Yakın zamana kadar sahtecilik iddialarına gülümseyerek bakan iktidar bloğu, İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul’da, “darbeye” kadar uzanan ithamlarla itiraz üzerine itiraz yaptı. Sayımlar hâlâ sürüyor.

125 bin oy farkının olduğu Ankara’da bile ilçelerin birçoğunda geçersiz oylar yeniden sayıldı.

Ancak HDP’nin itirazda bulunduğu Muş başta olmak üzere birçok il ve ilçede yapılan itirazların tamamı geri çevrildi. Muş’ta 538, Malazgirt’te 3, Şemdinli’de 154, Tatvan’da 295, Viranşehir’de 757 oy fark olmasına rağmen geçersiz oylar sayılmadı. İtirazlar mecburen YSK’ya taşınacak.

Uşak, Manisa, Bursa ve Isparta’nın bazı ilçelerinde de İyi Parti’nin yaptığı benzer itirazların tamamına olumsuz yanıt verildi.

* * *

Nisan başladı, bahar iyiden iyiye geldi artık.

Yaz yine gelecek, güz ve kış sonra…

Mevsimler değişecek, güneş her sabah gösterecek yüzünü.

Yaşam, akıp gidiyor.

Nasıl akacağını belirleyen ise tercihler elbette.

Tercihlerini bir hikâyeden yana kullanan insanların, iyi veya kötü, o hikâyenin içindeki huzuru; hikâyesi bitmiş ya da hiç başlamamış, benzemeye teslim olmuş, özgürlüğü benzemekten ve sadece kendi kişisel alanından tanımlamış olanlardan çok daha fazla, kuşku yok.

Sadece benzeşmek için, kırıp dökerek ve ne olduğunu hiç anlamadan ömür geçirerek yaşayabilmek adına bir hikâyeyi okuma keyfinden bile vazgeçmiş olanlar anlayamaz bu dengeyi.

Onlar, sadece kendileri yaşarken birilerinin izleyip durduğunu, tam da mahkûm edildiği yerde dururken birilerinin kıskançlıkla acı çektiğini, inatla o yanlış ipi çekerken birilerinin öfkeden canının yandığını zannederek mevsimleri geçirirler.

Yaşamın en büyük sırrı, bir gün bitecek olmasıdır.

Kaybettikleri hikâyenin sonunu hiç bilemeyecek olmalarının kederi bir sabah yüzlerine vurduğunda, baş edemeyecekleri bu kederle yüzleşememek için bir hikâyesi kalmamış yaşamın içinde sürüklenip gezerler.

Yaşamları da böyle biter.

Yazık ettikleri kendi hikâyeleri bir yana, bıraktıkları kederli miras, sonraki benzeyenlerin de kaderidir.

Benzeşmek hikâyenin sonudur, kuşku yok.

* * *

Bu yüzden en kötü koşullara hapsedilmiş olsa bile gülebilenlerin gözlerindeki ışıltı, bir gece vaktine, ısrarla uyuşturmak zorunda kaldığı beynine ve iktidar saydıklarına emek ve vefayı feda edebilenlerden çok daha fazla.

Bir hikâyenin kahramanı olduğunu bile bilmeden tarihe bir hikâye bırakanların cesareti, bu yüzden ezberlenmiş, tıpkı ve esasen sıradan cesaret gösterilerinin çok ilerisinde ve çok güzel.

Herkesin aynı anda gülmesinin mümkün olmadığı bir seçim geçti.

O zaman bir coğrafyanın mutluluğu için mutsuz olanların, neden mutsuz olduklarına bakmak kâfidir.

Aslolan ise mutsuzluğu tamir etmektir.

Ve bunun için de hikâyeler gerekir.

Ve bir hikâyeyi de kahramanı olmayı da dinlemeyi de reddetmek ve tüm bunlara katılmamak mümkün elbette.

Bunun ne önemi var.

Zaten hiç konuşulmayacak ki onlar.

Güzel ve esas olan hikâyelerdir ve hikâyelerden vazgeçilmeyen pazarlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir